Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet üzerine bir düşünme alanı
İstanbul gibi sürekli hareket eden, kalabalığın hiç eksilmediği bir şehirde yaşarken insanın en çok fark ettiği şeylerden biri, herkesin aynı sahne içinde bambaşka gerçeklikler taşıdığıdır. 29 yaşında, bir sivil toplum kuruluşunda çalışan biri olarak günüm çoğu zaman saha toplantıları, mahalle ziyaretleri, toplantılar ve toplu taşıma yolculukları arasında geçiyor. Bu yoğunluk içinde “Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur?” sorusu, sadece mistik bir merak değil; insanların birbirini nasıl gördüğünü, nasıl görmezden geldiğini ve neyi fark etmediğini anlamaya çalışan bir düşünme biçimine dönüşüyor.
Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? Kavramın toplumsal karşılığı
Üçüncü göz çoğu zaman sezgi, farkındalık ya da görünmeyeni görme yetisiyle ilişkilendirilir. Ancak bunu toplumsal bağlama taşıdığımızda mesele çok daha somut hale gelir: Görmediğimiz eşitsizlikleri, normalleştirdiğimiz adaletsizlikleri ve günlük hayatın içine sinmiş ayrımcılık biçimlerini fark edebilmek.
İstanbul’da bir gün içinde yüzlerce insanla aynı yolu paylaşırken, aslında herkesin aynı şehirde ama farklı “İstanbul’larda” yaşadığını hissediyorum. Kadınlar için gece eve dönüş yolculuğu, erkekler için çoğu zaman sıradan bir ulaşım süreciyken; LGBTQ+ bireyler için kamusal alan, sürekli bir tetikte olma hali anlamına gelebiliyor. Göçmenler, engelliler, yaşlılar ve yoksulluk sınırında yaşayanlar için bu şehir, görünmez engellerle dolu bir haritaya dönüşüyor.
Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? sorusu bu noktada, sadece bir farkındalık değil; bu farklılıkların çıplak biçimde görünür hale gelmesi anlamına geliyor.
İstanbul’da gündelik hayat: Görülen ve görülmeyenler
Toplu taşımada mikro anlar ve toplumsal cinsiyet
Metrobüste sabah saatlerinde yaşanan sıkışıklık, sadece fiziksel bir yoğunluk değildir. Kadınların çantalarını öne alarak durması, bakışlarıyla alan koruması, bazen kulaklıkla dünyadan kopmaya çalışması aslında görünmeyen bir savunma mekanizmasıdır. Bir gün işe giderken yanımda oturan genç bir kadının sürekli etrafını kontrol ettiğini fark etmiştim. Yanındaki boş koltuk dolduğunda bile vücudunu hafifçe geri çekerek mesafe yaratmaya çalışıyordu. Bu hareket, çoğu erkek yolcu için fark edilmeyen bir “güvenlik refleksi”ydi.
Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? sorusunu burada düşündüğümde, aslında herkesin bu küçük hareketlerin ardındaki hikâyeyi görebildiği bir şehir hayal ediyorum. Sadece “kalabalık” değil, “güvensizlik hissi”nin de kalabalığı.
Sokakta görünürlük ve görünmezlik hali
Kadıköy’de bir akşam yürürken, farklı giyim tarzlarına sahip gençlerin yan yana ama aslında birbirine çok uzak dünyalarda yürüdüğünü hissediyorum. Bir grup genç rahatça yüksek sesle konuşup gülerken, başka bir genç kadın telefonuna bakarak hızlı adımlarla yürüyordu. Aynı sokak, iki farklı deneyim.
Çeşitlilik dediğimiz şey çoğu zaman sadece bir “renk zenginliği” gibi anlatılıyor. Oysa sokakta gördüğüm şey, çeşitliliğin aynı zamanda bir eşitsizlik haritası olduğudur. Kimin daha rahat yürüdüğü, kimin daha çok geriye baktığı, kimin kendini daha çok gizlediği bu haritayı oluşturuyor.
Çeşitlilik ve sosyal adaletin görünmeyen katmanları
Çeşitlilik yalnızca farklı kimliklerin bir aradalığı değildir; aynı zamanda bu kimliklerin hangi koşullarda var olabildiğidir. İş yerinde yaptığımız toplantılarda, “herkes eşit söz hakkına sahip” denildiğinde bile, kimin konuşurken kesildiğini, kimin fikrinin daha çok ciddiye alındığını gözlemlemek mümkün.
İş yerinde güç ilişkileri
Çalıştığım sivil toplum kuruluşunda zaman zaman farklı projeler için sahadan gelen raporları değerlendiriyoruz. Bir toplantıda genç bir kadın çalışan, mahallede yaptığı görüşmelerden önemli bir gözlem paylaşmıştı. Ancak konuşması birkaç kez kesildi, konu başka bir yöne çekildi. Aynı gözlem, daha sonra erkek bir çalışan tarafından tekrar dile getirildiğinde daha fazla dikkat çekti.
Bu tür anlar küçük gibi görünür ama tekrar ettikçe bir yapı oluşturur. Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? sorusu burada, bu tekrarların görünür hale gelmesi anlamına geliyor. Kimin sesinin “doğal olarak” daha fazla duyulduğunu fark etmek bile başlı başına bir dönüşüm yaratabilir.
Göçmenlik, sınıf ve görünmez emek
Benzer Bir Yazı: Üçüncü göz nedir ?
İstanbul’da özellikle göçmen kadınların görünmez emeği çok belirgindir. Ev içi işler, bakım emeği, temizlik gibi alanlarda çalışan kadınlar çoğu zaman kamusal alanda görünmezdir. Bir apartmanda temizlik yapan bir kadının, aynı binada yaşayan insanlar tarafından çoğu zaman “fark edilmeden” geçildiğine defalarca şahit oldum.
Bu görünmezlik, yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda sosyal adaletin temel sorularından biridir. Kimin emeği değerli sayılıyor, kimin emeği “doğal” kabul ediliyor?
Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? Empati ile rahatsızlık arasındaki çizgi
Bu kavramı düşündüğümde iki farklı yön ortaya çıkıyor: daha derin bir empati ve daha rahatsız edici bir farkındalık. Çünkü her şey görünür olduğunda, artık görmezden gelmek mümkün olmaz.
Empatiyi büyütmek
Bir sabah işe giderken otobüste yaşlı bir adamın zorlandığını görmüştüm. İnsanlar genelde bakıp geçiyordu. Ama birkaç kişi yer verdiğinde, sadece fiziksel bir yardım değil, aynı zamanda “görülme” hissi de oluşmuştu. Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? sorusu burada, bu küçük dayanışma anlarının çoğalması anlamına gelebilir.
Rahatsız edici farkındalık
Ancak her farkındalık rahatlatıcı değildir. Kadınların gece yürürken sürekli arkasını kontrol etmesi, LGBTQ+ bireylerin bazı mahallelerde kimliklerini gizlemek zorunda kalması ya da engelli bireylerin birçok binaya erişememesi, görüldüğünde insanı rahatsız eden gerçeklerdir. Bu rahatsızlık, değişimin başlangıcı olabilir.
Günlük hayatın içinde sosyal adaletin izleri
Sosyal adalet çoğu zaman büyük politik tartışmalarla ilişkilendirilir ama aslında her gün sokakta, işte, evde yeniden üretilir. Bir markette kasiyerin müşterilerle kurduğu ilişki, bir otobüs şoförünün yolculara davranışı, bir iş yerinde toplantı düzeni bile bu adaletin parçasıdır.
Kentte eşitlik ve erişim meselesi
İstanbul’un bazı bölgelerinde kaldırımların dar olması, engelli bireyler için ciddi bir hareket kısıtlılığı yaratıyor. Bebek arabasıyla yürüyen bir annenin yaşadığı zorluk da aynı şekilde görünür bir eşitsizliktir. Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? sorusu burada, şehrin mimarisinin bile kimleri dışarıda bıraktığını fark etmek anlamına gelir.
Mahalle kültürü ve farklılıklarla bir arada yaşamak
Bazı mahallelerde farklı kültürlerden insanların yan yana yaşaması, aslında güçlü bir çeşitlilik örneğidir. Ancak bu yan yana oluş her zaman bir “birlikte yaşama” anlamına gelmez. Bazen sadece “aynı sokakta ayrı hayatlar” yaşanır. Birbiriyle temas etmeyen ama aynı alanı paylaşan insanlar…
Umarız “Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur” ile ilgili aklınızdaki sorulara yanıt bulabildik. Uzu ekibinden sevgilerle!
Üçüncü gözümüz açılırsa ne olur? Bir şehir, bir toplum ve görünmeyen gerçekler
Bu soruyu her düşündüğümde, İstanbul’un kalabalığı içinde aslında ne kadar çok sessiz hikâye olduğunu daha net hissediyorum. Her insanın taşıdığı deneyim, her kimliğin yaşadığı görünmez mücadele, şehrin dokusuna sinmiş durumda.
Eğer üçüncü gözümüz açılırsa, belki de en önemli değişim şu olur: Artık hiçbir şey “sadece normal” görünmez. Bir davranışın, bir bakışın, bir suskunluğun bile bir anlamı olduğu daha net fark edilir. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi kavramlar soyut tartışmalar olmaktan çıkar; sokakta yürürken, otobüste beklerken, iş yerinde konuşurken sürekli karşımıza çıkan gerçekliklere dönüşür.
Ve belki de en önemlisi, insanlar birbirine sadece bakmaz; gerçekten görmeye başlar.